Monday, December 1st 2008, 11:59pm UTC+2

You are not logged in.

  • Login
  • Register

Dear visitor, welcome to Bitirimiz.Biz. If this is your first visit here, please read the Help. It explains how this page works. You must be registered before you can use all the page's features. Please use the registration form, to register here or read more information about the registration process. If you are already registered, please login here.

Posts: 1,467

Location: KaLPLeRDe YaŞıYoM :):)

1

Saturday, May 31st 2008, 2:52am

Edebi Yazılar

Gelmeyen Baharlara

Dağlara karlar yağmış yine Güneş bulutların arkasına saklanmış düşlerimiz gibi.


Ne zaman gelecek baharlar

Okuldan gelirken düştüm bizim sokakta ..Defterlerim, kitaplarım, kalemlerim dağıldı etrafa,babamın aldığı yeni kalem kutusunun üzerinden de kocaman bir araba geçti. Kimse gelmedi yanıma elimden tutup kaldırmadı. İçime kocaman bir taş oturdu sanki. Sanki beni görmediler güç bela kalktım,gözlerimde yaşlar kalbimde açılan yaranın eseri.. Ne olmuş bu insanlara kalplerine karlar mı yağmış.

Öğretmen mutluluğun resmini çizin evde, yarın da getirin dedi, güneşi çizsem, baharı çizsem olur mu mutluluğun resmi ama olmaz ben görmedim ki baharı nasıl çizeceğim offffffff bahar nasıl bir şey hep dersin ya baharda etraf cıvıl cıvıl olur diye yok mu bir resmi göstersen bana. Babaannem anlatırdı ramazanda iftar çadırları kurulurmuş iftarda herkes birlikte neşeyle yemek yermiş, Hacivat karagöz oynatırlarmış çocuklar kalkmazmış başından ,her akşam sırayla limonata dağıtırmış komşular herkese, dedem ud çalarmış, amcam ney… sahurda bile yemek dağıtırlarmış birbirlerine … O insanlar bu insanlar mı acaba… Çok mu zaman geçti aradan nasıl değişti insanlar bu kadar..

Tozlar mı kapladı iyiliklerin üstünü.Ne zaman girdi sözlüklerimize bu cümleler “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın,bana ne,başkası yapsın,hep ben mi yapacağım………..” Söylesenize hiç bahar gelmeyecek mi bu şehre hep böyle karanlıklar mı karşılayacak bizi, birbirimize baktığımızda donuk bakışlar mı göreceğiz hep. Anlatsana bana bahar nasıl gelir çiçekler açar mı ne renktir çiçekler gülü kitaplardan tanıyorum gerçekten çok güzel kokar mı, kuşlar da öter mi baharda; nasıl öterler peki?
El ele tutuşsak tüm çocuklar seslensek bahara “gel artık bahar” desek gelir mi acaba? Gel bahar erit içimizdeki buzları güneşler doğsun yüreğimize..
[RIGHT]
[B][I]
[B][I]Taklit Olmammm =====> Taklit EDİLİRİM
GiDeRsEn gItT SoNuMu gElIr kI DüNyAnIn sEn gIdErSeN BaŞkAsI YoKmU
[/I][/B]

[/I][/B]

[/RIGHT]

Posts: 1,467

Location: KaLPLeRDe YaŞıYoM :):)

2

Saturday, May 31st 2008, 2:52am

Meleklerim

Bulutların arasına gizledim hayallerimi. Ama sadece yağmur dan sonra çıkan gökkuşağı öncesi bulutlarına.
Soğukluğunu hissederken, uzaklaştıkça yeryüzünden,
İçim kıpırdanmaya başlıyor heyecandan.
Kavuşabilme heyecanı sarıyor tüm bedenimi.
Onları yakalayabilmek, sıkıca sarabilmek hiç bırakmadan…
Yıllardır cebimde sakladığım umut meleklerimi salıveriyorum. Sessizce, benden önce gidiverip tutuversinler diye.
Birden kara bir bulut kaplıyor önümü .
Koskocaman cüssesiyle kapatıveriyor bulutlarımı .
Azat ettiğim meleklerim geri dönüveriyorlar tekrar ceplerime usulca.
Yok oluyor bulutlarım göremiyorum .
Sonra bir şimşek çakıyor aydınlatıyor etrafımı .
Seviniyorum.
Yine geliyor kara bulut koskocaman cüssesiyle.
Ve ağlamaya başlıyor bulutlarım.
Bende dönüveriyorum ait olduğumu düşünemediğim yeryüzüme usulca, tıpkı ceplerimde ki meleklerim gibi..
[RIGHT]
[B][I]
[B][I]Taklit Olmammm =====> Taklit EDİLİRİM
GiDeRsEn gItT SoNuMu gElIr kI DüNyAnIn sEn gIdErSeN BaŞkAsI YoKmU
[/I][/B]

[/I][/B]

[/RIGHT]

Posts: 1,467

Location: KaLPLeRDe YaŞıYoM :):)

3

Saturday, May 31st 2008, 2:53am

Azılı Ekim

Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, puslu gecenin orta yerinde, kenarda köşede, ne kadar acı varsa aşka ve düşlerime dair, hepsini birleştirdim ve “Deniz” koydum adını! Sustum sonra. Ben sustukça “yok” oldu dünya gözlerimde, “Deniz” oldu, Azrail’e fazla mesai yaptırdı tüm bu suskunluklarım.



Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, aniden yerleşik hayata geçti tüm göçebe hüzünler içimdeki geniş arazide, hüznün adı “sen” oldu, senin adın “ölüm”. Ölüme koştum sana koşarcasına. Ben sana koştukça, dudaklarında alevli patlamalara yol açtı yorgun yüzünden süzülen ortodoks matem. Sen, her zaman suskundun, hep susmaya zorluyordun içindeki cayır cayır yangını. İçimden bir ses avaz avaz haykırdı arkandan, duymadın! Duymadın! Duymadın! Ve kaçışların en büyüğüne tanık oldu İstanbul... Öldüm! Ölürken yalnızca senin adını sayıkladım!


Dudaklarımdan beklenmedik bir deprem olup sızan o ad, Deniz, yani senin adın; acının saf, sukatılmamış halidir! Acı; aşkın doğada saf halde bulunan şekli. Aşk; senin uğruna kalkışılan ani intiharlarda ölen şizofren şairlerin salâlarını okuyan müezzin müsvettesi! Şizofreni, senin, herkesten saklamaya çalıştığım, gerçek adın!


* * *


Platonik aşklar yorgunu çatlak göz bebeklerim senin çocuksu güzelliğinle ilk karşılaştığında, aylardan azılı bir Ekim’di… Hani yıllarca aynı mahallede oturur da insan, hiç ama hiç görmez ya komşularını, sonra bir gün, yalnızlığın en kuytu köşesindeyken, aniden karşılaşıverir ya apartman boşluğunda, işte aynen öyleydi seni ilk görüşüm. Ben de gözümün önünde duran seni aylar sonra gördüm.


Dün gibi hatırlıyorum: azılı bir Ekim’di; sen dumanlı bir kış sabahı gibi çöküverdin çocuk gözlerimin içine! Etrafta dört nala çello melodileri, ve dolu dizgin kontrbas senfonileri yankılanıyordu… Karlı bir kış manzarası gibi ağarmıştı uzun kumral saçların ve dudaklarından belli belirsiz sevgi sözcükleri dökülüyordu…


Dün gibi hatırlıyorum: azılı bir Ekim’di; sen yağmurlu bir sonbahar akşamı gibi çöktün çocuk hayallerimin üzerine, tüm kenti kuşatmıştı sararmış yapraklardan sızan ölüm kokusu… Senin gözlerinde çakmaya uğraşan zavallı bir şimşek ve dudaklarındaysa şarap kokan ürkütücü bir gök gürültüsü! Kapattım o zaman tüm ışıklarını şehrin ve zehirli bir yılanyastığına dayayıp başımı, dilimde yarım yamalak peri masalları ile çıkmaya başladım bakışlarından fışkıran camdan merdivene…


Azılı bir Ekim’di, senin utangaç yüzün benim şairâne bakışlarımla ilk karşılaştığında. Hani olmayacak dualara güzel süslenmiş vurgulu “Amin!” ‘ler okur ya hüzünlü delikanlılar, işte öyle olmayacak bir aşk hayal etmiştim işte ben de seninle.


Ben, bakışlarındaki buğuya vurulmuştum ilk önce; öyle hüzünlü bakardın ki, göreni bir mermi gibi delerdi bakışlarındaki nem! Sonra utangaç sözlerini sevdim, sonra uzun - kumral saçlarını, sonra da her şeyini!


Sen, ilk aşkımdın benim; ben ise senin başına gelen ilk büyük bela! Çocukluktan delikanlılığa doğru hızla ilerlerken tüm saatlerim, gördüğüm ilk anda çarpıldım sana.


Seninse yaşlı bir cerrah gibi titriyordu narin ellerin hayatımı kurtaracak o aşk denen tehlikeli ameliyata girerken! Ve ben, narkozsuz yararak göğsümü, çıkarıp senin titreyen avuçlarına koydum kristal kalbimi!


Korkuyordun, biliyordum bunu, biliyordum hayatın sana “ne gözle” baktığını! Elbette korkuyordun! Bir bedendin işte, herkes gibi bedeninin arkasına saklanmıştın sen de! İnsanlar hep ruhunun kılıfına şöyle bir göz gezdirip, öyle vermişlerdi sana “kanaat notlarını”. Belliydi, kimi ikmale bırakmıştı güzelliğini, kimi yıldızlı pekiyi vermişti. Ama hepsinin verdiği notlar birbirinden sahteydi. Biliyordum, içinde büyük bir ızdırapla beslediğin o “küçük kız çocuğu” benden önce hiç kimsenin dikkatini çekmemişti.


Ben senin karşına çıktığımda, sen daha ufacık bir kız çocuğuydun. Dünyanın en masum gülücüklerinden birine ev sahipliği yapardı daha âd(al)et bile görmemiş yüzün. Aşk, senin için yalnızca yakışıklı prenslere layıktı. Sen, kimseyi sevmedin; kendini bile. Ben, yüzüne gülünemeyecek kadar çirkindim senin için. Yüzüme baksan; kurbağadan tek farkım saçlarımın olması!


Ve yalnızca güzelliği sevdin sen; bu yüzden kendinden bile nefret ederdin. Her sabah uzun kumral saçlarını dümdüz taramak için baktığın aynada karşılaştığın kendi yüzüne bile kan tükürürdü senin bakışların. O kadar önemliydi ki dış görünüş senin için, yeni doğan kız çocuklarını diri diri gömen Cahiliyye Devri Araplarına yalnızca seni tanıdıktan sonra hak verdim!


Evet, senin tek değer verdiğin şey güzellikti; dışarıdan bakınca hemen etkileyen bir güzellikti senin tek istediğin. Oysa ilk bakışta görülen hiçbir şey derin olamazdı! Bir güzellik gerçekten güzellikse eğer; ilk bakışta görülememeliydi. Ben, bu yüzden sevmiştim seni; senin bile göremediğin o muhteşem güzelliği görmüştüm sende! Sen, hep bu yüzden acı çekmiştin; güzellik bakan gözdeydi ve sen bunu hiç bilemedin. Oysa bu ülkenin tüm okullarında zorunlu ders olarak okutuluyordu Aşık Veysel’in “Güzelliğin beş para etmez / Şu bendeki aşk olmasa” dizeleri!


Aşkın bir diğer adı da acı çekmek olarak yazılmıştı piyasadaki tüm marjinal sözlüklere ve bu yüzden hiçbir insan için acı çekmeye de değmezdi artık. Biliyordum bunu! İşte sırf bu yüzden yıllarca uğraşıp aşık olunmaya layık bir tanrıça yalanı yarattım. Ve bu yalanın adını Deniz koydum. Sen 9 ay durmadın annenin dölyatağında; ben seni 9 günde büyüttüm beynimin karanlık odalarında ve Zeus misali alnımı yarıp doğurdum seni. Bu savruk yalana, yalan olduğunu bile bile, ilk ve tek inanan bendim. Tüm psikiyatristler birleşmiş gibi aynı şeyi söylediler bana yıllarca:


“Deniz yok! Onu sen yarattın ve yok edecek olan da sensin! Yok Düşler Ülkesi, yok kanatlı atlar, unicornlar da yalnızca eski bir Yunan masalı ve artık içmelisin sana verdiğimiz ilaçları!”


Ben de çok iyi biliyordum senin hiç olmadığını, ama, senin varolduğuna inanmak zorundaydım. Yoksa bu katil dünya ile nasıl baş ederdim? Nasıl ayakta kalırdım? Nasıl hayâl kurardım? Nasıl?! Nasıl?! Nasıl?!


* * *


Sana bir isim verene kadar tek sıkıntım sana bir isim vermekti, isim verdikten sonra ki tek sıkıntım ise “o ismi unutmak”…


Seni tanıdığım o azılı Ekim sabahında kapattım birden tavana dikili gözlerimi, yavaşça çöken gece gibi kapandı gözkapaklarım ve dudaklarım yüzyıllardır konuşması yasak bir meleğin ilk kez konuşacağı gündeki gibi ürkek bir heyecanla kıpırdadı, bir fısıltı gibi çıktı içimden kopup gelen fırtına ve birden; “Deniz…” deyiverdim.


O an tarihteki en büyük ve en gürültülü yıldırım Üsküdar’ın üzerine düştü! Sanki Cebrail’in kanadı son hızla Dünya’ya çarptı! İstanbul bile bu büyük acıya dayanamayıp kapadı gözlerini. Bir kez daha yavaşça aralandı susuzluktan çatlamış dudaklarım, göz kapaklarım hızla titredi, dudaklarımdan binlerce yıldır yeryüzüne fışkırmayı bekleyen bir yanardağdan fışkıran lavlar gibi fışkırdı harfler; “De…”, “Deniz…”


Sessiz harfler, o an, cesetlerin dirileri kıskandıkları kadar kıskandılar, dudaklarımdan taze çeliğin üzerine dökülen soğuk sular gibi dökülüveren sesli harfleri. Ve o an Dünya’nın en büyük fay hattı aniden kırıldı Üsküdar’da.


Ve sustum, konuşsam, bir harf daha sızıverse çatlamış dudaklarımdan, sanki İsrafil sura üfleyecekti! Kıyamet kopacaktı sanki!


Hayatıma yön veren tek kelime Deniz’di artık! Diğer tüm kelimeleri unutmuştum sanki. Sanki alfabem bu kelimeyi oluşturan 5 harften ibaretti ve sanki tüm harfler sessizdi. Bu kelime ne zaman aklıma gelse, alev yutmuş gibi oluyordum, cayır cayır bir yangın çıkıyordu tüm hücrelerimde.


Seni tanı(mla)dığım o lanet olasıca Ekim sabahı, filtresiz bir sigara niyetine siyanür kokan bir mimoza sıkıştırıp kanayan dudaklarımın arasına, atladım gökkuşağı renginde kanatları olan bir pegasusun sırtına ve hicret ettim başka bir boyuta.


Öyle bir boyuttu ki bu; tüm takvimler sıfırdan başladı. Aylar Deniz’den başlayıp Deniz’de bitiyordu ve iki ayda dönüyordum senin etrafını. Boyut dediğin yalandı, boyut dediğine Deniz diyordu nüfus memurları; onlar ki, ne katillerin sicilini tuttular, onlar bile ayrı odalarda tutarlar senin kan kokan nüfus kayıtlarını.


Deniz, senin adın; bir kaçış, üstü açık bir tımarhane haline gelmiş Dünya’dan, başka bir boyuta geçmek için gereken tek sihirli kelime!


Hani yalnızca isimlerinin baş harfleri yazılır ya mağdur çocukların üçüncü sayfa haberlerine, her şiirime senin adının baş harfleriyle başladım ben : D.A., D.A…


Gün geçtikçe cırtlak ambülans sirenlerine dönüştü adının baş harfleri kulaklarımda: D.A.di, D.A.di…


Son hızla tımarhanelere sürdü ambülans şöförleri yorgun bedenimi; ve daha ben gitmeden çekmişti hemşireler şırıngaya Diazem’i! Diazem’in kısaltması değil miydi sanki adının baş harfleri: D.A, D.A!


Bu iki harf ne zaman gelse yan yana, Azrail bile saklardı yüzünü avuçlarının arkasına! Şeytanlar kahkahalarla zikrederlerdi durmadan bu iki harfi: D.A., D.A! Adının baş harfleri; cehennemin giriş şifresi!


Bambaşka bir kasırganın habercisiydi her aklıma gelişin, her aklıma gelişin yeni bir Azrail melodisi, ve ben, her melodiyi senfonileştiren deli bir müzisyendim!


Sen ki; tüm amansız depremler avuçlarında ürer, son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir masaldır gözbebeklerindeki keder!


Sen ki; daha ilk kullanımda bağımlılık yapan acımasız bir h’eroine! Şırıngaya çektim bakışlarını ve şah damarıma bastım ilk Golden Shot’ımı!


Sen ki; halden bilmez kahpe bir yalancısın, damperli kamyonlarla salyangoz satarsın Müslüman mahallelerinde. Tek sıra dizilir de tüm kuduz köpekler, ağızlarındaki tüm salyaları senin avuçlarına akıtır. Sen, avuçlarındaki salyayı, sülfürik bir asit gibi getirip benim gözbebeklerime boşaltırsın! Tüm seri katiller senin adını zikrederek başlarlar tüm sabah kahvaltılarına. Bir öfke varsa ortada, bir cinayet işlenecekse eğer her sabah uyanır uyanmaz, maktul olmak en çok sana yaraşır!


Sen ki; engizisyonun elinden burnu bile kanamadan kurtulmayı başarmış tek çocuk cadı! Hani düz bir tepsiydi o zamanlar Dünya, güzel melekler tatlı şaraplar sunardı hani bu tepsiyle tanrılara. Dünya dönmeye başlayan bir küre olduğunda, bunu ilk olarak Galileo kutlamıştı hani, sıcak balmumu içerek bomboş bir barda.İşte sen, o barda garsondun; sıcak balmumu kadehleri taşırdın, taşkın sevinçleri Latince’ye sığmayan delirmiş bilim adamlarına!


Tehlikeli bir küfür olarak öğretti senin adını genç şehzadelere tüm lalâlar. “Bu isim tüm Dünya dillerinde küfürdür”, dediler! “Kimin yüzüne söylesen gözbebekleri kanar! Hangi cengaver delikanlı duysa kılcaldamarları patlar! Ne zaman bir ayaklanma çıksa, mutlaka geri planında afyon yutmuş kör büyücüler onun adını sayıklar!”


Ne kadar şeytan varsa göğün kuytu köşelerinden aşağıya inmek için fırsat kollayan, hepsi neşeyle iner yeryüzüne senin gözbebeklerinin kaydırağından. Yer yüzünü yıkamaz çünkü her sabah uyandığında, yıkamaz çünkü yeryüzünü hiçbir şeytan, senin buram buram yalan kokan gözlerin olmasa!


Ayyaş İblis her sabah bir kadeh kırmızı şarap eşliğinde sayıklar saçmalamalarını. “Ben,” der hâlâ etrafına toplanan 77 oğluna, “bir zamanlar en sevgili kuluydum Allah’ın! Meleklerden hiçbirisi hizmetimle yarışamazdı! Cennet önümde yemyeşil bir mısra gibi uzanırdı ve elbette arûzdu hurilerin o yürek çatlatan bakışları! Bir gün, daha tân ağarmadan getirdi zebanilerden biri o kara haberi. ‘Deniz…’ dedi, ‘Sus!’ dedim, ‘Sus anladım her şeyi, anladım küfre dönecek artık kıblemin istikameti!’ Ve o gün bugündür, dudaklarıma değen kevser değil, bu lanet köpeköldürendir. Evet, insanın yaradılışı ilk habercisiydi Deniz’in doğumunun ve ilk habercisiydi Deniz’in doğumu inkârımın ve isyanımın!”


Sen; hiç olmadığını bile bile peşinden koştuğum bir tanrıça müsvettesi! Kirpiklerinde şeytan kahkahası getirirdin hep yanıma gelirken, bir de cinayete yatkın intihar süsü gözbebeklerinde. Yüzünde masumiyetin son sınırını andıran bir tebessüm gizlerdin. Ne zaman gelse hayalin karanlık odama, dolunayın gölgesine vuran ölümcül melankoli, boğardı beni sığındığım her masalda!


Öyle bir uçurumdu ki Dünya, bu uçurumdan sadece uçarak kurtulabilirdi insan ve kanatlarımdın sen benim, hüzün dolu çığlıklarımın uçuruma vuran aksisedasıydın!


Peri pekmezi damlardı senin bakışlarından, ve ürkek çocukluğumun hiç gidilmemiş çocuk bahçeleri… Buram buram gotik katedraller akardı senin dudaklarından ve bir de çocukluğumun hiç vizyona girmemiş korku filmleri…


Senin kana susamış dudakların benim dudaklarımdan duyulmamış kehanetler çalardı, -miş’li gelecek zaman hikayeleri anlatırdı gözlerin, -di’li geçmiş zaman süvarisi gözlerime…


Sen; tüm korkak sorularımın sonuna, kanlı soru işaretleri koyan,en kanserojen yanımdın; birbirinden aykırı düş kuruşlarım! Zehirli mürekkep gibi her an biraz daha kanıma karışan yitirilmiş gözyaşlarım.


Sen; dudaklarımda pıhtılaşmış gül tadı! Sen;mideme saplanmış, evrenin en büyük ağrısı! Sen,beyaz pelerinlerini yüzümde paramparça eden peri parçası! Sen; her şafak vakti yüzümü yıkadığım, kanlı cam kırıkları… Sen, avuçlarımda, her baktığımda biraz daha parçalanarak içime saplanan sihirli ayna parçası.


Sen, adının her harfinde ayrı bir gizem besleyen yörüngesini şaşırmış dolunay parçam. Sen, beni sensizliğe, kendini hüzne mahkum etmiş intihara meyilli tanrıçam.


Sen; hiç olmadığını bile bile taptığım sahte tanrıça! “Afrodit’in Zeus’tan olma kızı,” derdim sana, Zeus Afrodit’le hiç yatmadı oysa!


Senin Psykhe olduğun masallarda ben hep Eros’tum . Gösteremezdim sana yüzümü, çirkindim, kimsesizdim! Sonra değişen zaman paramparça etti destansı düşlerimizi. Sana Pollyanna olmak düştü, bana ise Pinokyo rolü uygun görüldü!


Sonunda anladım: bir bağımlılıktın sen, her anlatmaya çalıştığımda çizgisiz beyaz kağıtlarımın üzerine ölümün soğuk gölgesini düşüren. Sende, kopamadığım şeyler vardı!


Sen; hüzünlü bir intihar serenadı! Sen, şizofrenik bir uzay boşluğuna sonsuz yalan tohumları serpmekten farksızdın benim için. Sen; yedinci semâya açılan tek boyut kapısı!


Şiddetli bir buzul çağının ilk habercisiydi sanki, büzülmüş gözlerindeki bakışlar! Ve tarihteki en büyük isyanın başladığı yerdi, gözlerindeki şehvet kokan şehlâ şehir!


Ne zaman düşünsem seni, gözlerimden buz damlardı! Ne zaman görsem seni, gözlerimin saçaklarına tutunan buz, erimeden buharlaşırdı! Ne zaman duysam buruk sesini, zaman, zamansızlığın orta yerinde yapışıp dudaklarıma, beklenmedik ölümlerin nemini bırakırdı.


Ne zaman seni yazmaya kalksam çizgisiz beyaz kağıtlara, tüm tükenmez denilen kalemler, çektiğim derin acının şiddetiyle tükenirdi avuçlarımda!


Ne zaman baksam sana, ağlardın! Ne zaman sana dokunmak için ellerimi uzatsam, anakaradan kocaman bir toprak parçası kopardı. Ne zaman duysam kızgın sesini, şeytan yeni bir kehanetini fısıldayarak vahyederdi kulaklarıma. Bakışların her defasında,havada çarpışan iki savaş uçağı gibi çarpışırdı bakışlarımla!


Senin çocuk yüzünün her milimetre karesine yüzyıllardır hükmeden gülümseme ne zaman çarpsa bakışlarımın tuzlu şiddetine, gönlümün tüm uçsuz bucaksız haşhaş tarlalarında 5 yapraklı yoncalar açardı!


Sen bir kez gülümserdin, tüm Samanyolu’nda yangın çıkardı. Ne kadar hayvanat bahçesi varsa, hepsinin demir parmaklıkları kırılırdı! Sen bir gülümserdin, özgürlüğüne kavuşurdu tüm Dünya’nın halkları, şehirdeki tüm kızlar evden kaçardı!


Senin gözlerinden İsrafil sızardı ve “Suru Üfletmeye Kışkırtma Cemiyeti”ydi, kurucu başkanı olduğum tek kişilik terör örgütünün adı!


Senin gözlerinden bir damla yaş düşse, yeryüzünün tüm ırmakları taşardı! Milyarlarca yıldır sabırla bekleyen doğa, bir anda kıyametle tanışırdı! Sen bir kez ağladın mı, benim şizofren bakışlarımda yarasa çığlıkları cirit atardı. Islak bakışların, psikopat bir şair gibi, bakışlarıma durmadan jilet atardı! Parmak-uçlarından Zeus sızardı senin, bakışlarından bakışlarıma durmadan Afrodit akardı! Ve sanki Eros, saçdiplerine kamp kurmamış mıydı?!


Saçının her teli, sabahlara kadar kanatırdı avuçlarımı! Bir kez bile dokunamadığım o güzel saçların camdandı! Bir devlet sırrını saklar gibi, bir mücevheri saklar gibi, bir savaştan asker saklar gibi, sakladın bu yüzden benden saçlarını…


Biliyordum; senin saçların camdandı! Bir kez dokunacak olsam, kırılacaktı! Bir kez bakacak olsam, büyük bir sırla çatlayacaktı!


Sen; kurbağa prensler diyarının, saçları camdan Rapunzel’i! Göremezdin ki hiç ellerine cam kırıkları saplanmış cesetleri… Bu yüzden hiç kızmadım sana! Ve parçaladım kendimi senden gizlice çaldığım bir tutam saçla…


Kaçmaya çalıştıkça, her girdiğim sokağın çıkmazında karşıladı beni ufacık ellerin! Sırılsıklamdı hep uzun düz saçların ve bembeyaz peri pelerinleri giymiştin! Ellerini uzatıp “Buradayım!” derdin. Göz yaşlarımdan yanaklarıma taşan şelale, en hırçın tsunamilerini yaratırdı evrenin, ve gözyaşlarımın içinde çırpınırken uzanırdı yorgun ellerim senin ellerine.


Gülümseyişinde aksi bir şeytan gizliydi senin, tüm günahlara davetkar, asi bir şeytan! Bakışlarında serçe cesetleri saklar, göz bebeklerinde intiharlar beslerdin ve tüm aşklar ölü doğardı cehennemin yamacına dikilmiş göz bebeklerinde. Ve tüm yola çıkan transatlantikler, Deniz denen buzdağına çarparak batardı göz yaşlarımın okyanusunda!


Bilinmezliğe açılan bir kapıydı yüzünde sakladığın o sahte tebessüm, çekerdin beni! Çekerdin! Çekerdin! Çekerdin! Bu öyle bir çekim kuvvetiydi ki, Newton görseydi derhal asardı kendisini o elma ağacına; çünkü ne kütle çekim kuvveti açıklayabiliyordu bunu, ne de gravitasyon kanunu!


Karşıma çıkan ilk ve tek iç denizdin, bu çıldırasıya dalgalarla durmadan yüzümü döven deli okyanusta! Yalnızlığıma terk edildiğimde bambaşka biri oluyordum çünkü ben. Haykırıyordum çığlıklarla; duymuyordu hiç kimse! Hiç kimse tutmuyordu durmadan titreyen ellerimden...


Sen, evrende beni kurtarabilecek tek şey gibi gözüküyordun. Böyle olmadığını bile bile buna inanıyordum! Şizofreni inandırıyordu insanı en olmayacak şeylere bile!


Ben, izin vermiyordum ki hayallerime girmen için sana, hiç izin vermemiştim; sen, bir haydut gibi dalıyordun hayallerimden içeri. Beni bambaşka bir dünyaya çağırıyordun. İntiharlara sürüklüyordun beni, intihar sana giden o uzun yolun başlangıcı gibi geliyordu…


Bir kaşık kırmızı öksürük şurubu gibi değiyordu dudaklarıma, senin hiç olmayan dudaklarından sızan sıcak kan! Gerçekten izin vermiyordum ben, düşlerimden içeri girmene! Sen hak etmeyi hiç başaramadığın düşlerimi, hep hack ediyordun.


Hayalin, her gece hınçla girip odama, “Bu en ciddi eylemimiz, sakın kıpırdamayın!” diye haykıran eğitimli bir intihar komandosuydu! Ve hayalinin kakao rengi gözlerine ne zaman değse gözlerim, krema renginde acılar akıyordu gözyaşlarımın kanalizasyonundan… Ne zaman değse ellerim uzun kumral saçlarına, ebedi bir sessizlikte müebbet hapis yattı tüm düşlerim!


Senin her kelimen yeni bir acının, hiç dinlenmemiş masalıydı, her gidişin, hiç gidilmemiş bir cehennemin boyut kapısı! Yokluğun, sadece benim inanmadığım koca bir gerçek, varlığınsa benden başka hiç kimsenin inanmadığı masalsı bir yalandı ve AŞKTI ikisinin arasındaki derin uçurumun adı!!


Seni tanımlamak için bu kadar çok uğraşmama rağmen hâlâ senin kim olduğunu bilmiyordum… Sen dediğim, ikinci tekil şahıs zamiri kullanarak tanımladığım, Deniz miydi, yoksa başka biri mi? Bilmiyordum! Yüzü nasıldı sevdiğimin, saçları ne renkti? Bilmiyordum! Bildiğim tek şey durmadan seviyor oluşumdu. Sadece seviyordum! Neden, nasıl ve neyi diye soramadan seviyordum! Beyaz mumdan, dibi delik bir sandala binip, acemi alevlerin dalga sayıldığı bir ateş deniz’ine açılıyordum son sürat! Nereye gideceğimi bilmeden, durmadan eriyerek kürek çekiyordum; ellerimdeki kürekler mumdan, ellerim mumdan, parmaklarım mumdan…


Çekilen tüm bu katmerli acılara inat, sana olan sevgim gittikçe büyüyordu. Daha çok hissediyordum artık acıyı! Rüzgar tüm vahşetiyle okşarken saçlarımı ve sürerken yüzüme kutsanmış ellerini,ben, seni daha çok seviyordum! Ayrıştırıyorken aşkımın üzerindeki kara bulutlar ruhumun DNA\'larını bin bir parçaya, ben, sana daha çok bağlanıyordum. Savururken rüzgar beni istediği yöne, ben, sana daha çok yakınlaşıyor ve anlıyordum aşkın kendine bile yabancılaşmak olduğunu. Sonra daha da tuzlanıyordu gözlerimden senin için akıttığım yaşların tadı! Çekilen acılar arttıkça artıyormuş demek ki gözyaşındaki sodyum klorür miktarı!

Sevilecek bir yanını bulabilsem, seni sevmekten ebediyen vazgeçecektim! Üstüme büyük bir özenle giydiğim ütüsüz deli gömleğini yırtıp, paramparça edecektim! Ama bulamadım; psikiyatri kliniklerindeki doktorlar sana duyduğum masumane aşka “Paranoid Şizofreni” teşhisi koydular!
[RIGHT]
[B][I]
[B][I]Taklit Olmammm =====> Taklit EDİLİRİM
GiDeRsEn gItT SoNuMu gElIr kI DüNyAnIn sEn gIdErSeN BaŞkAsI YoKmU
[/I][/B]

[/I][/B]

[/RIGHT]

Posts: 1,467

Location: KaLPLeRDe YaŞıYoM :):)

4

Saturday, May 31st 2008, 2:53am

Madem Ki Yokluğumla Daha Mutlusun

Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek 'kimse'mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur…



Yine yağmur yağıyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarımın arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim?


Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarına aldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda, kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin, ne geçmişin, ne yarının...Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelen sevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat etmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sana seni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan ve alıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdi uykun.


Önce kolunu çekerdin başımın altından, sonra sırtını dönerdin. Usulca sarılırdım sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yılların hasretiyle... Ardından yavaş yavaş kollarımın arasından sıyrılırdın...Yıllardır taşımaktan yorulmadığım hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağır gelirdi bedenine... Uyuyamıyorum, nefes alamıyorum, lütfen sarılma, derdin... Yatağın bir ucuna sığınmış bedeninden kovulmak, hayatından kovulmak gibiydi benim için. Sığındığım, soluk aldığım tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağır gelirdi. Yanıbaşındaki sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki unutulmuşluğumdan çok daha ağır gelirdi.


Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime...Yataktan doğrulduğun anda bu korkuyla açılırdı gözlerim. Bilinçaltım konuşurdu benim yerime... Su içmek ya da tuvalete gitmek için kalktığın asla aklıma gelmezdi. Gittiğini düşünürdüm yalnızca... O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada, cennetimizde, uykumuzda bir başına bırakıp, kaybolacağından korkardım. Bana hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim?


Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim?


Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın.


Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan... Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş...


Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili?


Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece...


Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi...


Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasıl da hoyrattın bana karşı... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? ..


Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık... Sonrası çaresiz bir çıldırış...


Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası olamadığım o kırık dökük öykülere...


Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme... Sonrası dipsiz karanlık... Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş yıkımları... Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrası 'yalnızlık' kelimesine sığmayacak kadar derin bir yalnızlık...


Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatırladın. Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu kez de... Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasıyla birleştirdiğin hayatına uzaktan bakarak, kalbimi kıskançlığın lanetli hırsına teslim ederek, kısıtlı zamanlarda, gizli saklı buluşmalarda, o doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim... Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yapayalnız uyumayı da öğrendim. Yağmurlu İstanbul gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kıyasıya yaşamayı da öğrendim, sevgili...


O zamansız unutuluşun ardından yeniden hatırlanmanın sevinci, seni paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanın acısına büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa karıştığını bilerek geçirdiğim sayısız gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkıma kurban verdim. O tarifsiz ağrıyı uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadınlık onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim. Geriye dönüş kapılarını sonsuza kadar kapatmış oldum böylece. Ruhumdan kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkını yerleştirdim. İşte o andan itibaren, sensizlik artık bensizlik oldu sevgili...


Nasıl da telaşlı, nasıl da soluk soluğa yaşardık o kaçamak anları... Aşkımızın en karanlık, en gerçek, ama en yoğun anlarıymış onlar... Sensiz geçen gecelerde yüreğimde biriken kıskançlığın, öfkenin, kırgınlığın ve hasretin hummalı karanlığı, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çıldırmanın eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü... Nasıl da ateşliydi sevişmelerimiz... Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak gibiydi... Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve acımasızlık, kırgınlık ve bağışlama her şey ama her şey sevgimizin taşkın sularında birbirine karışırdı. İki kalbin bir ömre sığdırabileceği tüm duyguları biz o kısacık anlarda soluk soluğa yaşardık...


Sonra hayatını değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir kez daha biçim değiştirdi. Yıllardır bir savruluş halinde aramızdan akıp giden aşkımız, nihayet dingin, doygun ve emin bir sığınak bulmuştu kendine. O savruk yıllar bile koparamamıştı ya bizi birbirimizden, artık hiçbir şey bu aşkı yıkamazdı. İhanetlerin, unutuluşun, hayatın sınavından geçmişti aşkımız. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta sevdiğimize inanmaya başlamışken, dudaklarından dökülen o lanetli cümle korkularımı yeniden uyandırdı, geçmişi zamandan koparıp aramıza soktu yeniden: 'Varlığın artık bana acı vermiyor...'


Ah sevgilim, ayrılık trenini çoktan kaçırmadık mı biz? Bulup bulup kaybetme oyunlarını çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarından, kıskandırmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağır ihanetlerde sınamadık mı? Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil... Sadece seni sevmek için yaşadım ben!


Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşıydım... Yüreğin bir başkasına kapılarını açtığında hayatından dışlanıp unuttuğun oldum sonra... Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalışırken, belki de aslında sadece seni ararken kıskançlıktan deliye döndüğün oldum... Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakıp, metresin oldum... Vicdanın oldum senin... Merhametin oldum... Pişmanlığın oldum... Hazzın en sıradışı boyutlarını seninle paylaşan fahişen oldum... Arkadaşın oldum... Kardeşin oldum... Sevgilin oldum... Söylesene kaç kez biçim değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için...


Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil. Sadece seni sevebilmek için yaşadım ben... Hala seninle geçireceğim anların telaşıyla tüketir gibi yaşıyorum sensiz geçen günlerimi. Yıllar geçti, hala seni görecek olmanın kalp çarpıntılarıyla, yalnız senin için giyiniyorum en güzel giysilerimi. Sen güzel bulasın diye geçiyorum aynaların karşısına.


Seninle geçen zaman bir daha tekrarı olmayan, doğaçlama bir melodi gibi benim için... Sanki birlikte yazılmış kaderimizin sayılı dakikalarından an çalıyorum. Öylece karşında oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazırlamayı, seninle sohbet etmeyi, dostlarını ağırlamayı, seninle birlikte uyumayı, yani paylaştığımız ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağım bir şiiri kelime kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşıyorum... Öyle birikmişsin ki içimde... Seni yaşamakla tüketmem, seni sıradanlaştırmam mümkün değil. İçime çektikçe çoğalıyorsun...


Şimdi varlığım her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor etrafına. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha kanıksıyorsun beni... O peşini bırakmayan yaralı geçmişin aramıza korku duvarları örüyor. Hayatını tüm kalbimle kucakladığımı hissettiğim anda ansızın yüzünde beliren o eski kaygıların alıp seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnızlık kuyularına sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka bedenlerle kaçış planları yapıyorsun kendine... Gece ansızın seni uyandıran, kolunu başımın altından çeken, seni yatağın ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldıran ve bana hep o aynı soruyu sorduran bu korkular değil mi...: 'Sevgilim nereye gidiyorsun?'


Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kıstırdığın duvarların arkasında soğuk, uçsuz bucaksız bir yalnızlıktan başka ne var? Neden kaçıyorsun? Neden bu aşkı sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadığın sınırsızlığa bir kapı olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir zaman çalmaya yeltenmedim ki... Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak içindi... Sevgim dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanman, inanmamız içindi... Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim... Ben senin kanatlarını hiçbir zaman çalmadım ki...


Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafından, sensiz kalmak yüreğimi ezen tek korku artık. Öyle ki hayatım yalnız bir korku halinde ayakta duruyor şimdi... Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yıkılıp gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adına ne varsa her şeyi yaktım seni sevebilmek için... Tüm sabrımı, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin hayatın tek harcı olduğuna olan inancımı... Artık senden başkasına verecek enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadı. Geriye dönüp sığınacak bir kendim kalmadı...


Şimdi bana varlığımın sana acı vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun, sonra yeniden gelmemi... Ve sonra yeniden gitmemi... Beni sensizliğin o dipsiz çukuruna önce sarkıtıp, sonra yeniden gün ışığına çıkarıyorsun. Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkımın benliğini ve hayatını ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana seninleyken tekrarı olmayan bir şiiri hatırlatan zamanın, sana benimleyken gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadığın bir oyun bu belki de... Beni deliliğin sürgünlerine yollayıp, sonra yeniden kalbine çağırıyorsun.


Korkuyu beklemenin telaşı korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlık kuyusuna kendi ellerimle bırakıyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni sevmekten değil, sevgili... Sana veda etmeden kayboluşa karışmam da aslında sadece bunun için...

Madem varlığım acı vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili... Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun...
[RIGHT]
[B][I]
[B][I]Taklit Olmammm =====> Taklit EDİLİRİM
GiDeRsEn gItT SoNuMu gElIr kI DüNyAnIn sEn gIdErSeN BaŞkAsI YoKmU
[/I][/B]

[/I][/B]

[/RIGHT]

Rate this thread