Monday, December 1st 2008, 10:19pm UTC+2
You are not logged in.
Dear visitor, welcome to Bitirimiz.Biz. If this is your first visit here, please read the Help. It explains how this page works. You must be registered before you can use all the page's features. Please use the registration form, to register here or read more information about the registration process. If you are already registered, please login here.
Posts: 1,467
Location: KaLPLeRDe YaŞıYoM :):)
Eliot, 12) Levend de eserinde millî edebiyat kavramı hakkındaki farklı anlayışlar üzerinde duruyor. Acaba millî edebiyat, o dilde yazanların tümünü kapsayan bir tarif midir? Yoksa etnik mensubiyet mi ön plana alınmalı? Eğer esas olarak dili alırsak dil birliği olmayan toplumların edebiyatını nasıl tarif edeceğiz?. Mesela İsviçre edebiyatı halkın etnik mensubiyeti dolayısıyla dört dilde-Alman, Fransız, İtalyan ve Rheto -Roman- eser vermiştir. Diğer taraftan Alman, Fransız ve İtalyanlar kendi dilleriyle yazmış olan İsviçreli yazarları da millî edebiyatlarına dahil ederler. Belçikada da benzeri bir durum vardır. Fransızlar, Fransızca yazan yabancıları birkaç sınıfa ayırırlar: 1. Yabancı olduğu halde Fransız uyruğuna girdiği için millî edebiyata alınanlar 2. Fransızca yazan ama Fransız uyruğuna girmemiş olanlar 3. Ara sıra Fransızca yazmış yabancılar vs. (Levend, 37) İngilizler ise kendi dilleriyle yazdığı halde Amerikalı yazarları edebiyatlarına almıyorlar vs. Bu teferruatı zikredişimizin sebebi bizim klasik edebiyatımızda da benzer bir durumun sözkonusu olmasıdır. Türk edebiyatında da Taşlıcalı Yahya ve Mehmed Akif gibi Türkçe yazmış Arnavut asıllı şairler olduğu gibi Nizâmî ve Mevlânâ gibi Türk olduğu halde Türkçe yazmamış olanlar da mevcuttur. Fuzûlî, Nevâyî ve Nefî gibi şairler de birkaç dilde yazmışlardır vs. (Levend, 39-43) Bütün bu farklı durumlar tek bir tarifle meselenin halledilemeyeceğini göstermektedir. Bu bilgilerden sonra tekrar baştaki konumuza dönebiliriz. Klasik Türk şiirinin konu bakımından diğer İslam milletleriyle –özellikle Fars edebiyatıyla- ortak oluşu onun taklitçi ve gayr-i millî bir edebiyat gibi görülmesine yol açmıştır. Osmanlı Şiir Tarihi’nde Gibb, Türkleri savaşçı ve fakat sanatta İranı taklit eden bir millet olarak gösteriyor ve bunu Türklerin fikir değil eylem insanı olmalarına bağlıyor: “Bu büyük ırk hiçbir zaman kendi dehâsının damgasını taşıyan bir din, felsefe ya da edebiyat üretmedi. Bunun nedeni bu ırkın gerçek dehasının düşünce alanında değil, eylem alanında ortaya çıkmasıdır. Türkler ve kan akrabaları her şeyden önce askerdirler.” (Holbrook, 49) Gibb’in bu fikri daha sonrakiler nezdinde neredeyse tartışılmaz bir dustur olmuştur. Köprülü de selefi gibi Türklerin fikir ve sanatta yaratıcı olmadıklarını kabul eder:“Leon Cahun’un -herhalde kısmen haklı olarak- iddia ettiği gibi, Türkler fikriyatta yaratıcılıktan ziyade taklide meyilli olduklarından, bu büyük kavmin 1100 senelik edebiyat tarihinde maatteessüf -Taine’in İngiliz edebiyatında bulduğu gibi- hususi ve daimi bir tefekkür tarzı ve tahrir mevcut değildir.” (Köprülü, Usul 22) Dolayısıyla klasik edebiyatımız bütün şubeleriyle Acem rengindedir ve taklitçidir: “Şurası da muhakkakdır ki bir sanat eseri müessiriyle takdirkarlarının ruhunu -belki biraz mübhem, fakat her halde kat’i bir surette- gösterir. Türk edebiyatı bütün tezahürlerinde, vezninde, mevzularında, hikaye tarzında ve tasvirde, nesirde Acem rengi gösterirken, o edebiyatın müvellidleri (generatrice) ve takdirkarları da yaşayış, duyuş ve düşünüş tarzlarında, hususi ve müşterek hayatlarında, aynı rengi gösteriyorlar, halk kitlesinden ve o kitlenin ruhundan tamamıyle ayrı, habersiz yaşıyorlardı.” (Köprülü, Usül, 20) Köprülü başka bir eserinde ise taklitten ziyade klasik edebiyatı ümmetin ortak verimi olarak kabule meylediyor. Ona göre, İslam öncesinde kavmi özellikleri bakımından birbirinden çok farklı olan Arap ve Acemler İslam’dan sonra birbirine tesirleri sonucunda büyük ölçüde müşterek bir edebiyat vücuda getirdiler. Bu karşılaşmadan her iki taraf da müteessir oldu. Sadece Türkler değil, diğer İslam milletleri mesela Hindliler de bu edebiyatın kalıplarını muhafaza etti. Zira bu bir ortak İslam edebiyatı idi. (Köprülü, TET, 99) Klasik şiirimiz hangi alanlarda Fars Edebiyatını taklit etmiştir?. Tanpınar’a göre: Bu şiir Fars Edebiyatından sadece dil zevki ve hayal sistemini almaz, onun mitolojisini, tarih ve coğrafyasını da alır. Bu coğrafya Çinde başlar, Fas ve Habeşistan’a kadar uzanır: “İstanbul ve İstanbul sayfiyelerinin dışında bize ait şeylerden adeta sakınan bu edebiyatta, Arabistan coğrafyası imparatorluğun bir parçası olmaktan ziyade kültür veya din ile ilgili olarak mevcuttur.” Şiirimiz ancak şâirin husûsî hayatına girdiğinde bu “umûmî kültür dünyasından” ayrılır. (Tanpınar, 19. Asır, 4-5) Bu konuda en keskin ifadelerse Gölpınarlıya aittir: “Divan şairleri teker teker birbirlerinin tesiri altında olmakla beraber toptan da İran şiirinin ve İran şairlerinin tesirine kapılmışlardır. Bu bakımdan bu edebiyat, İran edebiyatının biraz mahallileşmiş sönük bir kopyasıdır.” (Gölpınarlı, 83) Bu fikirlere karşılık eski şiiri savunanların fikirlerine de birkaç örnek verelim. Sabahattin Eyüboğlu: “
Çünkü) Divan edebiyatımız, tıpkı halk edebiyatı gibi bizim eski varlığımız, tahteşşuurumuz, kaybolmuş cennetimizdir.” (Kahraman, 123) C. Şahabettin’e göre ise: “Her milletin edebiyatı bizzarure millîdir. Ben ne kadar Fransız taklidi yazarsam yazayım Türk olur.” (Kahraman 124) N. Safa Coşkun da karşılıklı tesirleri arz-taleb meselesi olarak görüyor: “Tesir ihtiyaçtan doğar. Eğer bugün tesir altında isek, eğer dün tesir altında kalmış isek, buna ihtiyacımız olduğundan dolayıdır. Her ihtiyaç muhakkak ki millî ihtiyaçtır. Bu ihtiyaçtan doğan eserler de millî eserlerdir.. Edebiyatımız eskiden yeniye tek ve millî edebiyattır. Onun içinde gayr-i millîsi yoktur.” (Kahraman,12
Levend, edebiyatlar arasındaki karşılıklı tesirleri tabiî buluyor. Ona göre hiçbir dil ve edebiyat arı kalamaz. Karşılıklı ilişkilerle bu konuda etkileşmeler olur. Sadece edebiyatlar değil her yazar da başka yazarların tesiri altında kalır. Bunlar yerli ya da yabancı olabilirler. Şairin kendi şahsî kabiliyeti ancak kıyaslamalarla tesbit edilebilir. Türk Edebiyatında da her şair çıraklık döneminde gerek Türk, gerekse Acem edebiyatından büyük şairlerin tesiri altındadır. Tanzimat döneminden sonraki edebiyatta da aynı durum -model alınan yazarların Fransız olması şeklinde- devam eder. (Levend, 44) Klasik edebiyatta en çok işlenen; kaza-kader, tevekkül ve kanaat, ebedi hayat, hakîkî ve mecâzî aşk anlayışları ile mesnevîlerdeki çocuğu olmayan padişah, kulaktan aşık olma, şaha aşık olan geda, arabozucu rakip vs. gibi motifler bütün İslâm kültürü çevresinin ortak malzemesidir. Bu yüzden bazı Türkçe beyitler dil ayrılığı dışında bir Arap ya da Acem için tamamen tanıdık fikirlere ve ortak kültüre sahiptir. Ama aynı beyit bir Alman ya da Fransız için sadece bilmecedir. Edebiyatların birbiri üzerindeki tesiri bazen geçici bazen derin tesirler vucuda getirir. İslam sonrasında Arap edebiyatının Acem edebiyatı üzerindeki etkisi dil ve vezin bakımından sürekli ancak öz bakımından yüzeysel ve geçici oldu. Ama Türk edebiyatı üzerindeki Acem etkisi hem derin, hem uzun süreli olmuştur. (Levend, 47-49) Avrupada da Latince ve Yunanca 18.yy.’a kadar ortak bilim dili olarak kaldığı halde bu millî dilleri gölgelememiştir. Oysa bizde böyle olmamıştır. (Levend, 50) Fahir İz ise Arapçanın başka milletlere tesirini incelerken farklı sonuçlara varıyor. Buna göre Emevî ve Abbasî döneminde fethedilen topraklardaki muhtelif kavimler sadece dinlerini değiştirmediler, aynı zamanda dil ve alfabelerini de bırakıp Arap dili ve kültürünü benimsediler. Sözgelimi Kuzey Afrikada durum böyle oldu ve Berberi dilinin alanı gittikçe daraldı. Keza Mısırda Koptça sadece Hristiyan azınlığın dili seviyesine indi. Suriye’de konuşulan Süryanice yine azınlık dili olarak devam edebildi. Ancak İran ve Türkistan’ın fethinde durum farklı gelişti. Bu iki dil geçici sarsıntılara rağmen varlıklarını sürdürebildiler. 637 Kadisiye ve 641 Nihavend savaşları ile Sâsânî devleti tarihe karışınca Farslardan Hindistan’a göç eden bir azınlık dışında kalanlar sadece İslâm dinini değil aynı zamanda Arap dili ve kültürünü de benimsediler. Ancak merkezî Abbâsî idaresi zayıflayınca uzak eyaletlerdeki valiler yarı bağımsız hale gelmeye başladı ve bu arada Yeni Farsça da üç asırlık bir aradan sonra ilk eserlerini vermeyi başardı. Ancak bu dilde bir çok Arapça kelime yer aldıgı gibi cümle yapısı da Arapça etkilerini taşıyordu. Daha sonra ise Farsçanın Arapça üzerindeki etkisine benzer bir durum Farsça ile Türkçe arasında gerçekleşti. Netice olarak yazar, içinde Arapça ve Farsça kelimelerin çokluğu bir yana Türkçenin bir dil olarak kendini koruması, Kuzey Afrikada ve Mısır’daki dillerin akıbetine uğramamasını başarı sayar. (İz, Odşüm, 113-14) Holbrook da Osmanlı döneminin dil anlayışına günümüzün milliyetçi anlayışıyla bakılmasını yanlış bulur. Milliyetçi yaklaşım Arap ve Fars dillerini şimdiki müstakil şekliyle anlıyor, oysa o devirde bunlar da Osmanlı dilleridir. Diğer taraftan kelime ithalini taklitle izah Batıda da çıkmazlara yol açabilir: “İnsan İngiliz dili ve edebiyatını Yunan, Latin, Fransız bileşenlerine indirgeyebilir ve İngilizlerin hiçbir edebî meselede kendilerini buluşcu bir halk olarak gösteremediklerini söyleyebilir. Ama bu görüş yaygınlık kazanamaz, çünkü İngilizler buna izin vermez.” (Holbrook, 40-41) Etkileşme konusunda Tarlan’ın meseleye bakışı da hemen hemen Levendle aynıdır. Ona göre de din, sanatı şekillendirdiği için sanattaki ortaklık kaçınılmazdır. O bunu bir fıkrayla izah ediyor: “Ebu Cehile, Lâilâhe illallâh, deyiver” demişler. O da; “Bunu söyleyince ardından namazı, orucu vs. gelecek” demiş. Türk ırkının İslamiyet dairesi içine girmesi demek bütün vecibelerini üstlenmesi anlamı taşır; imandan en basit konulara kadar. Din bütün müntesiplerini aynı kalıba ifrağ etmeye çalışır. (Tarlan, 42) Tarlan’a göre sözkonusu malzeme birliği hem İslâmiyet’in kavmiyetçiliğe bakışı ile hem de idealist bir edebiyatın zaruretleri ile ilgilidir. Din kavmiyetçiliğin şiddetle aleyhinde olduğu için bu devir aydınından millî dil bilinci beklemek olmaz. Diğer taraftan yüzde yetmiş İran’a bağlı olan benzetme sistemi; yüzün, güneşe, aya, güle benzetilmesi vs. aynı zamanda bu edebiyatın idealist karakteriyle ilgilidir: “Dünyanın bu sanat telakkisinin hükümran olduğu her sahasında aynı teşbihi yapmak zaruridir. Çünkü güneşten daha parlak, gülden daha taravetli, kırmızı bir mevcut yoktur. Bugün bile aynı şeyleri yapıyoruz ve bu gayet tabiidir.” (Tarlan,43) Yine aynı sebeple: “Tavaf edilecek yer olarak ancak Kâbe’yi, saadet mefhumunun kemali olarak ancak Cenneti bilen bir mevcut sevgilinin diyarını bu ikisinden başka neye benzetebilir.? Yani bu hususta da biraz insaflı davranmamız lazımdır. Divan şairleri insan güzelliğini tasvir ederken hangi uzuvlar üzerinde durmuşlar: Saç, alın, kaş, göz vs. Bu gün de bundan başka yaptığımız ne ki?” (Tarlan, 44) Yazar, Türklerin bu ortak malzemeyi işleyiş bakımından ona millî bir karakter verdikleri kanaatindedir: “Bu edebiyat bazı kimselerin sandığı gibi gayr-i millî, gayr-i ictimai, gayr-i hayâtî, Arap Acem taklidi filan değildir. Aynı kültür ve aynı estetiğin mahsulü olan Arap, Acem edebiyatlarından çok başkadır. Tıpkı aynı kaideler ve aynı estetik altında meydana gelen Alman, Fransız ve İngiliz edebiyatlarının birbirinden başka oldukları gibi.”
Wellek de -bizdekine benzer tarzda- her cemiyette halk ve aydınlar edebiyatı bulunduğunu ve bunlardaki sosyal olaylara katılma nisbetinin değişik olduğunu belirtir. Bu nisbet Halk edebiyatında fazla iken yüksek sınıfta iyice düşer. (Wellek, 12
Müller esasında san’atın her devirde bir seçkinler işi olduğunu belirterek, günümüzde aksi yöndeki bazı talebleri samimi bulmaz: “Bu günün demagogları (halk dalkavukları) ünlü “sokak adamı”nı kültür sorunlarının en yüksek hakemi olarak kabul etmekten hoşlanıyorlar ve onun her zaman böyle olduğuna -en yüksek hakem olduğuna- inanıyorlar veya inanır görünüyorlar. Fakat Raphael’in L’Ecole d’Athenes (Atina Okulu) adlı tablosu XVI. Yüzyılın sokak adamına neyi ifade etmiştir.”
Müller, 10
Bu tespitler klasik kültürümüzün daha ziyade yüksek zümrenin eseri olduğu şeklindeki tenkitlere de dolaylı bir cevap mahiyetindedir. Zira yukarıdaki tariften de anlaşılacağı üzere her kültür bir ölçüde kendi münevver zümrelerinin eseridir. Tarlan da bu edebiyatın daha çok şehirli zümrelere; öncelikle ulemaya, sonra orta münevver tabaka; devlet memurları ve Enderun zümresine hitap ettiği fikrindedir. Ona göre, asker ve tüccar seviyesine göre kâh halk ve tekke, kâh divan şiirine meyl ediyordu. Köylü ve asker için ihtiyaç daha samimi ve mahallî iken ulema sınıfı için edebiyat biraz fantezi bir çeşnidedir. Fakat bu hal bu şiirin gayr-i millî olmasını gerektirmez: “Bir cemiyetin herhangi bir tesir altında kalan bir sınıfı o cemiyetten sayılmaz mı? Bu edebiyat o zamanın bütün münevverlerine hitap ediyordu ve yanında ikinci derecede bir münevver sınıf edebiyatı mevcut değildi. Bu edebiyata gayr-i millî demek için altı asrı mütecaviz bir zaman bu milletin münevver zümresini teşkil edenleri Türklük câmiasından çıkarmak icab eder.” (Tarlan, 30-31) Bununla birlikte Divan şiiri bir çoklarının iddia ettiği gibi gerçekten büyük şehirlere sıkışmış bir şiir geleneği midir? Mustafa İsen’in 27 Tezkireyi taramak suretiyle ortaya çıkardığı sonuçlara göre şairlerimizin şehirlere göre dağılımı oldukça dengelidir. Bu tabloya göre belli kültür merkezlerinde -özellikle İstanbul- kümelenmeler dikkat çekmekte ise de günümüzde taşra sayılan bir çok yerleşim birimi de önemli sayıda şairle temsil edilmektedir.
Yazarın eski şiirde takdir ettiği başlıca özellikler söze tasarruf kudreti ve sestir: “Eski şairlerin en büyük meziyetleri şiirin dilden çıktığını onun mucizeli bir imkan olduğunu bilmeleri, heyecanlarını sözün mânasına değil, mısraın sesine ve bir mısraa sıkıştırdıkları o harikulade harekete emanet etmeleriydi.” (Tanpınar, Makaleler, 177) S. Eyüboğlu klasik şiir dilini dönemi bakımından tabiî ve millî bulur: “Bu lisân Süleymaniye câmii kadar ve Süleymaniye câmii gibi Türk’tür.” (Kahraman ,183) “Fuzûlî Türk’tür ve Türkçe yazmıştır. Gerçi Türklüğü bizim gibi anlamamış ve Türkçe’yi bizim gibi kullanmamamıştır. Fakat bu eğer bir kabahatsa onun değil tarihin kabahatidir .” (Kahraman, 216)
Vasfi Mahir’e göre bu husus aksine eski şiirin büyük taraflarındandır: Nef’î’nin san’atını şöyle özetler: “Onun eserleri, falan veya filan padişaha kaside değil, Türk ruhu denen sonsuz denizin dalgalanışı ve sanat adlı güneşin ışığıyla renklerini canlandırışıdır... Büyük sanatkarlık gururunu ve onun iç âlemlerini dünyada Nef’î kadar hiç kimse anlatamamıştır.” (Kahraman, 319)
[/I][/B]