AVRUPAÎ VAHŞETİN ADI: SÖMÜRGECİLİK
Batının sömürü faaliyeti iki ana gruba ayrılarak incelenebilir. Bunlardan
birincisini iç sömürü ikincisini ise dış sömürü olarak ifade edebiliriz. İç
sömürü, Avrupa’nın bizatihi kendi insanına yönelik olarak gerçekleştirdiği
sefaletleştirme ve ölüme terketme faaliyetidir. Genellikle dış dünyaya yönelik
sömürü faaliyetlerinin gerçekleştirilemediği dönemlerde yoğunlukla
uygulanmıştır. Kendilerinden başka yerlerin sömürgeleştirildiği dönemlerde ise
bu tür sömürü azalmış yerini dış sömürüye bırakmıştır. Dış sömürü ise ya daimî
sömürgeleştirme şeklinde tecelli etmiş ya da geçici, fırsatlara bağlı olarak
uygulanmıştır. Zamanımızda ise bu tür doğrudan sömürgecilik faaliyetinin yerini,
kültürel emperyalizm aracılığıyla gerçekleştirilen ve adına küreselleşme denilen
yapılanma ile, dolaylı olarak gerçekleştirilen sömürgecilik almıştır.
KENDİNİ YİYEN BATILI YA DA “HOMO HOMİNU LİPUS” ÇAĞI
Batı tarihinde iç sömürünün yaygın olarak gözlendiği ve daha çok ön plâna çıkan
dönem kölelik çağı olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu çağda dünyanın bir çok
bölgesinde köleliğin görülmesine rağmen, batılı kendi tarihini aklaştırma ve
şirin gösterme çabası içerisinde, köleliğin en yoğun olarak yaşandığı, birer
şehir devletleri olan “Polis”leri demokrasinin beşiği olarak göstermiştir. Antik
Yunan demokrasisi olarak ifade edilen bu dönem öylesine idealize edilmiş ve
anlatılmıştır ki, ütopik devletlerdeki ilişkiler sistemini bile geride
bırakmıştır. Halbuki söz konusu dönemde tam bir kölecilik uygulama ve zihniyeti
hâkimdir. Dönemin filozofları da böyle bir ilişkiler sisteminin çerçevesini
sunmakta ve fikrî temellerini ortaya koymaktadırlar. Nitekim efsaneleştirilmiş
olanı bir tarafa bırakıp Antik Yunan demokrasisine baktığımızda, demokrasinin
yaşandığı yer olarak kabul edilen Atina sitesinde, Platon ve Aristo gibi
düşünürler, her insanı “insan” olarak kabul etmeyen kölelik rejimini korumakta,
aristokrasiye doğru yönelmektedirler. Karl Popper’ın deyimiyle Platon “açık
toplumun düşmanı” olarak ortaya çıkmaktadır. Düşüncede karşı olunan demokrasi
uygulamada da kelime mânâsına dahi ters düşen bir biçimde azınlığın çoğunluk
üzerindeki tahakkümü şeklindedir. Azınlık ki bunların dışında kalanların bir
çoğu (köleler) insandan dahi sayılmamaktadır.
Avrupa’da insana bağlı köleliğin sona ermesiyle birlikte bunun yerini toprağa
bağlı kölelik (serflik) almıştır. Artık köle ancak toprakla birlikte alınıp
satılabilen bir varlıktır ve her şeyiyle birlikte toprak sahibine bağlıdır.
Feodal dönem olarak adlandırılan bu çağda, Avrupa defalarca kitleler halinde
ölümlere sahne olmuştur. Böyle bir sömürü sisteminde artan nüfusu besleyemeyen
sistem, nüfusun önemli bir kısmını ölüme terk etmek suretiyle üzerindeki
ağırlığı atmıştır.
Nitekim nüfus artarsa veya azalırsa, her şey değişmektedir. Eğer insanlar daha
kalabalık hale gelirlerse, üretim ve mübadelede artış meydana gelmekte;
işlenmeden duran ormanlık, bataklık veya tepelik toprakların sınırında ekim
alanlarının ilerlemesi; imalâtın ilerlemesi, köylerin ve bundan da sık olarak
şehirlerin büyümesi gerçekleşmektedir. Ancak bunun yanında olumsuz etkileri de
olmaktadır ki en önemlisi, artan miktarda bir aşırı insan yükü, toplumların
beslenme imkânlarını aşmaktadır. Dolayısıyla salgınlar ve kıtlıklar (önce
birincisi belirmekte, sonra da ikincisine refakat etmektedir), beslenecek
boğazlarla, zor sağlanan iaşeler arasındaki iş gücü ile istihdam imkânları
arasındaki dengeyi yeniden kurmaktadırlar. Çok büyük kalabalıktaki bu
ayarlamalar, eski rejim yüzyıllarının güçlü hattını meydana getirmektedirler. Bu
dalgalanmalar, Batıda; 1100-1350 arasında uzun bir nüfus artışı, 1450-1650
arasında bir başkası ve 1750’den itibaren artık gerileme içermeyen bir diğer
yenisi olarak görülmektedir.2
Her nüfus gerilemesi belli sayıda meseleleri çözmekte, basınçları yok etmekte,
hayatta kalanları ayrıcalıklı hale getirmektedir. Bu, ayağı kırılan atın
öldürülmesi gibi bir ilâçtır, ama gene de bir ilâçtır. XIV. yüzyılın ortasındaki
Kara Veba’dan ve onu izleyen ve onun darbelerini daha da ağırlaştıran
salgınlardan sonra, miraslar birkaç kişinin ellerinde yoğunlaşmıştır. Yalnızca
iyi topraklar işlenmiş (daha az zahmetle, daha çok verim), hayatta kalanların,
hayat standardı ve gerçek ücretleri yükselmiştir. Böylece Batıda 1350-1450
arasında, köylünün ataerkil ailesiyle birlikte, boş bir ülkenin efendisi olacağı
bir yüzyıl başlamıştır; vahşi ağaç ve hayvanlar, eskinin müreffeh kırlarını
işgal etmiş durumdadırlar. Fakat insanlar kısa bir süre sonra yeniden çoğalacak,
vahşi hayvan ve bitkilerin ondan aldıklarını yeniden fethedecek, tarlaları
taşlardan temizleyecek, ağaç ve makilerin köklerini sökeceklerdir ve bizzat bu
ilerleme onların omuzlarına çökecek, sefaletini yeniden yaratacaktır. 1560 veya
1580’den itibaren İspanya, İtalya ve muhtemelen tüm Batı’da olduğu gibi,
Fransa’da da nüfus yeniden çok fazla hale gelmiştir. Monoton tarih yeniden
başlamış ve kum saati tersine dönmüştür.3
Ancak ayağı kırılan atın öldürülmesi gibi bir çare olarak ifade edilen,
insanların ölüme terk edilmeleri son derece acı ve vahşet dolu sahnelerle
gerçekleştiği gibi ayak kendiliğinden kırılmamış, sömürenler tarafından bu
insanlar böyle bir akıbete sürüklenmişlerdir. Nitekim bu sahnelerden biri, bu
hususta bize vahşetin boyutlarını yeterince göstermektedir:
“Şiddetli yağışlardan ötürü ve tarlalardaki ürünlerin güçlükle kaldırılabilmesi,
çoğu yerde de yok olup gitmesi yüzünden, buğday ve tuz kıtlığı yaşandı.
İnsanların sağlığı bozulmaya başladı ve sakatlıklar oluştu. Her gün o kadar çok
insan ölüyordu ki, ortalık kokudan geçilmez oldu...
İrlanda’da acı günler 1318’e değin sürdü ve alabildiğine şiddetlendi, çünkü halk
kilise avlularındaki mezarlardan ölüleri çıkarıp yediler... Polonya ve Sibirya
gibi Slav ülkelerinde kıtlık ve ölümler 1319 yılında bile kol geziyor ve
yamyamlığın hâlâ gündemde olduğu söyleniyor. Anne-babalar çocuklarını, çocuklar
anne-babalarını öldürdüler ve idam edilmiş suçluların cesetleri sehpalardan
kapışıldı”4 Bu sahneleri göz önünde bulundurduğumuzda Thomas Hobbes’un “homa
hominu lipus” yani “insan insanın kurdudur” sözünün niçin söylendiği
anlaşılmakta -her ne kadar kurt leş yemese de- bu ifadenin Avrupalı için ne
kadar doğru olduğu görülmektedir.
Yine bu dönemde kıtlığın boyutlarını ve aç kalanların nasıl ölüme terk
edildiklerini göstermesi bakımından şu hadise zikredilmeye değerdir.
“..... Kıtlık durumunda, onun için kente göç etmekten, orada olabildiğince
yığılmaktan, sokaklarda dilenmekten, tıpkı Venedik veya Amiens’de XVI. yüzyılda
bile olduğu gibi orada ölmekten başka bir çözüm yoktur. Kentler bir süre sonra,
yalnızca yakın çevrelerinin ihtiyaç içindeki insanlarının olayı olmayıp, aynı
zamanda da bazen çok uzaklardan gelen gerçek fakir ordularını harekete geçiren
bu istilâlara karşı kendilerini korumak zorunda kalmışlardır. Troyes kenti
1573’te, kırsal alanında ve kendi sokaklarında, paçavralar içinde, bit ve
pireyle kaplı, aç “estrangers”, yabancıların zuhur ettiğini görmüştür. Bunlara
buralarda ancak 24 saat ikamet izni verilmiştir. Fakat burjuvalar kısa bir süre
sonra, bizzat kentteki ve yakınlardaki kırsal alanlardaki sefiller arasında bir
halk ayaklanması tehlikesinden kaygılanmışlar, adı geçen Troyes kentinin
zenginleri ve yöneticileri bu durumdan kurtulmak için toplantı yapmışlardır. Bu
toplantının kararı, bunları kent dışına atmak yönünde olmuştur. Bunu yapabilmek
için, oldukça bol miktarda ekmek pişirtmek, bunları dağıtmak üzere fakirleri
kapılardan birinin önüne toplamak gerekecektir. Onlara sır vermeden, herbirine
ekmeğini ve bir miktar parayı dağıtırken, bunlar bu kapıdan dışarı
çıkarılacaklardır, sonra en sonuncusu da çıkınca, kapı kapatılacak ve surların
üstünden onlara hayatlarını kazanmak üzere Allah’a başka bir yerde gitmeleri ve
Troyes’a gelecek hasattan önce dönmemeleri söylenecektir. Yapılan iş de bu
olmuştur. Dağıtımdan sonra Troyes kentinden kovulan fakirler iyice korkuya
kapılmışlardır...