Uluslarötesi şirket nedir? ne iş yapar?
Ulus-ötesi şirket nedir, ne yapar?
Ulus-ötesi şirketlerin doğuşu ve gelişimi
Ulus ötesi şirket (çok uluslu şirket, uluslararası şirket), bir ana merkezle, bu merkeze bağlı olarak değişik ülkelerde faaliyet gösteren şubelerden oluşan bir ekonomik bütündür. Ulus ötesi şirketler, faaliyetlerini küresel boyutta sürdüren büyük ölçekli şirketlerdir.
Tarihe bakarsak, Batıda sanayi Devrimi’nin ardından, 1800’lü yılların sonlarında, uluslararası faaliyet gösteren güçlü sanayi şirketleri olarak ortaya çıktılar. Deniz aşırı ülkelerde üretim birimleri, acentalar açtılar, kendi pazarlama şirketlerini kurdular, yerli ortaklar edindiler.
Bu şirketler neden ulusal sınırların ötesine taştılar? Çünkü ulusal pazar yetersiz hale gelmişti. Singer, Standart Oil, General Electric, National Cash Register, International Harvester, Mc Cormick, Kodak Amerika Birleşik Devletleri’nin; AEG, Siemens, Halske, Bergmann, Shell, Unilever, Krup, Philips, Imperial Chemicals, Bayer,… Avrupa’nın ilk uluslararası şirketleri oldu.
Uluslararası şirketlerin yalnız mal ihracı yapmadılar, aynı zamanda sermaye de ihraç ediyorlardı. Sermaye yatırımları zamanla büyük yoğunluk kazandı. Daha sonra mali sermaye yatırımları da artmaya başladı. 1920’lerden itibaren tekelleşme süreci hızlandı. Firmalar, ülkelerine aktardıkları kârların itici gücüyle, rakipleri üzerinde üstünlük kurdular. Birleşme ve satın almalarla dev boyutlu dünya şirketleri haline geldiler.
1930-1945 dönemi ekonomik bunalım ve siyasi gerilimler dönemidir. Doğrudan yapılan dış yatırımlar durgunlaşmıştı. Savaş sonrasında geliştirilen “yeni dünya düzeni” politikalarında bundan ders alındı; politikalar o dönemin ekonomik ve politik olumsuzluklarının bir daha yaşanmaması hedefi üzerine inşa edildi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen uluslararası serbest ticaret antlaşmaları, dünya pazarlarını gümrük birlikleri temelinde büyüttü; uluslararası şirketlerin büyümesine elverişli bir küresel ticaret ortamı yarattı. Hükümet programları ve bunların uzantıları olan uluslararası antlaşmalar, ulus ötesi şirketlerin gereksinmelerini karşılayan maddelerle donatıldı. Uygulanan küresel politikalar sonucunda, ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin doğrudan dış yatırımlarında yüksek oranlı artışlar gerçekleştirildi. ABD’yi 1960’tan itibaren Batı Avrupa, 1970’ten sonra da Japonya takip etti.
Ulus ötesi şirketler gelişmiş ülkelerdeki kârlarının düşmesinden dolayı, 1970’li yıllarda, faaliyetlerini gelişmekte olan ülkelere yönlendirmişlerdir.
Ulusötesi şirketlerin büyüklükleri hakkında şu örnekler verilebilir: Ford’un ekonomik gücü Suudi Arabistan ya da Norveç’inkinden büyüktür. Philip Morris’in yıllık satışı Yeni Zelanda’nın millî gelirinden daha fazladır. Japon Mitsubishi, Mitsu, Itochu ve ABD General Motor’un yıllık satış hasılaları Danimarka, Türkiye, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerin millî gelirinden daha büyüktür. 300 uluslararası şirketin toplam varlıkları, tüm dünyadaki üretim varlıklarının % 25’ini oluşturuyor. Dünya ticaretinin % 67’si 500 büyük şirketin denetimi altındadır.
Ulusötesi şirketlerin hedefleri ve yatırımları
i)Uluslararası şirketler hammadde, işgücü, enerji gibi ucuz girdilere ve yerel kredi kaynaklarına kolayca ve en az maliyetle ulaşmayı hedeflerler. Bunun için, üretim üsleri oluştururlar.
Doğal kaynaklara özellikle de madenlere yönelik uluslararası şirket yatırımları, azgelişmiş ülkelerde büyük çoğunlukla metropol ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Dolayısiyle madenlerin, özellikle de stratejik madenlerin işletme, kullanma ve hatta mülkiyet hakları ele geçirilmeye çalışılır. Örnek: 1973 yılında yapılan bir ankete göre dışarıya yatırım yapan 51 Japon maden firmasından 45’inin temel amacı, yatırım yapılan ülkeden Japonya’ya maden ihraç etmekten ibaretti.
ii)Şirketlerin yatırım alanları, genellikle emek yoğun üretim yapan sektörlerle çevre kirliliği yaratan sermaye-yoğun sanayilerdir. Ulus-devlet denetiminden “kurtarılmış” azgelişmiş ülke pazarları uluslararası şirketler için en çekici yatırım alanlarıdır.
Ulusötesi şirketlerin finansman yöntemleri
Sermayenin başlıca gelir kaynağı olduğu bir dünyada, ulus-ötesi şirketlerin stratejik hedefi şudur: “Az sermaye ile fazla yatırım.” Bu nedenle ulus ötesi şirketler dış yatırımlar için gereksinim duydukları sermayenin büyük bölümünü, yatırım yaptıkları ülkenin kaynaklarından sağlar. Yatırım için gerekli sermayenin ancak %10-15’gibi çok küçük bir bölümünü, kendi öz kaynaklarıyla karşılarlar. Türkiye’de faaliyet gösteren uluslararası şirketler 1973 verilerine göre sermayelerinin %81 kadarını borçlanmışlardı. Bu borçlanmanın %96’sını da Türkiye içinden sağlamışlardı. Türkiye’de birilerinin öve öve bitiremedikleri yabancı sermaye işte budur.
Demek ki aslında “sermayesi kıt, birikimi yetersiz” olan az gelişmiş ülkeler -örneğin Türkiye- yabancı sermaye ithal ettikleri oranda yoksullaşmaktadır. Çünkü sınırlı birikimlerini uluslararası şirketlerin kullanımına vererek, ulusal varlıklarını kendi kendine yok eden bir konuma düşerler. Ulusal kaynaklar, “teşvik kredileri” adı altında bu tür yatırımlara ayrılır, başka bir deyişle yerli ortakla çalışan yabancı şirkete transfer edilir. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların verdiği borçların büyük bölümü de yerel ortaklar aracılığıyla uluslararası şirketlere aktarılır. Bugün IMF’nin Türkiye’de yaptığı da budur. Demek ki parsayı asıl toplayan, ulus ötesi şirketlerin vatanı olan, emperyalist ülkelerdir; ABD’dir, Japonya’dır, Almanya, Fransa, İngiltere’dir. Çünkü bu ülkeler yalnız borç faizlerini değil, aynı zamanda bu borçların gerçek kullanıcıları olan kendi şirketlerinin yüksek oranlı kârlarını yine kendi kasalarına transfer eder. Bu kârlar şirketlerin kullandıkları sermaye ile kıyaslanamayacak büyüklüklere ulaşır.
Küresel tekelleşme
i)Uluslararası şirketler, yaratılan denetimsiz dünya ortamının sağladığı olanaklar sayesinde hızla büyüdüler ve güçlendiler. Yüzyılın başından beri görülen tekelleşme girişimleri, olağanüstü bir boyut kazandı ve gittikçe yoğunlaştı. Ayrıca, bütün üretim alanlarına, hatta hizmet alanlarına yayıldı. Kendi alanında üretim ve ticareti dünya ölçeğinde denetim altında tutan, ciroları birçok ülke bütçesini aşan, ekonomik ve politik gücü yüksek büyük küresel şirketler ortaya çıktı.
ii)Bugün dünya ekonomisi az sayıda, ancak çok güçlü uluslararası şirketin kontrolü altında. Yalnız sınaî üretim ve ileri teknoloji alanları değil, mal ve hizmet ticareti de birkaç şirketin tekeline geçmiştir. Örnek verelim: Dünya kimyasal madde üretiminin yaklaşık %90’ı ABD, Japonya, Almanya ve İngiltere’ye ait birkaç şirketin tekelindedir. Demir madeni, boksit, bakır, tütün, orman ürünleri, pamuk, kahve ve çay ticaretinin %80’i, her ürün için 3 ile 6 arasında değişen büyük uluslararası şirket tarafından denetleniyor.
iii)Küresel tekeller, ulusal pazarların kontrolünü ele geçirerek, küçük işletmeleri yok etmekte ya da onları küresel bir dağıtımcının ağına dahil etmektedir. Avrupa Birliği organları, üye ülkelerin aleyhine olan bazı kararları, egemen küresel tekeller lehine olacak şekilde alabiliyor. Serbest ticaret ve ekonomik bütünleşmeler, bir yandan küresel girişimlere daha geniş bir hareket alanı sağlarken, öte yandan gümrüklerin kaldırılması nedeniyle küçük ölçekli ulusal sermayenin hareket alanını daraltıyor.
iv)Dünya pazarlarındaki tekelci yayılmanın geleneksel biçimleri, “şirket satınalma” ya da “birleşme”dir. Tekel kârlarının çekiciliği, şirketlerin şiddetli bir rekabet ortamında sürekli olarak büyümesini zorunlu kılar. Büyümenin tek yolu, aynı alanda faaliyet gösteren şirketlerin hangi yöntemle olursa olsun etkisiz kılınmasıdır. Bu da satın alma ya da birleşme ile sağlanmaktadır.
Ulus-ötesi şirketlerin sakıncaları
i)Ulus-ötesi şirketler son derecede değişik yapılanmalara, ulusal yasalardan sıyrılma yeteneğine, büyük siyasi ve mali güce sahiptirler. Bu nedenle kimi yazarlara göre çağımızın “ekonomik bukalemunları”dır.
ii)Ulus-ötesi şirketler yatırım yaptıkları ülkeye, kendi ürettikleri malı ihraç ettirmezler. Yerel hükümetlere döviz kazandıracak gerçek ihracat politikaları uygulamazlar. Lisans ve işbirliği anlaşmalarına bu tür ihracatı yasaklayıcı hükümleri koydururlar. Neden? Çünkü önce kendi çıkarlarını düşünürler: Kendi alt birimlerinin, birbirleriyle rekabet etmemeleri gerekir. Aksi durumda diğer ülkelerde aynı iş kolunda faaliyet gösteren şirket birimlerinin pazarı ve kazancı küçülmüş olacaktır.
1974 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Bolivya, Kolombiya, Ekvator, Peru ve Şili’de uluslararası şirketlerle imzalanan 409 lisans antlaşmasından %78’i ihracatı tamamen yasaklamakta, geri kalanların bir kısmı da belirli bölgelere ihracat yapılmasına izni vermekteydi.
İhracat kısıtlaması, uluslararası şirketlerin küreselliğinin ve örgütlenme biçiminin doğal bir sonucudur: Çünkü dünyanın tüm pazarlarında varolmak istediklerinden, ülkeler ve bölgeler düzeyinde örgütlenmişlerdir. Her yatırım bölgesi, çevre bağlantılarıyla birlikte şirketin ana merkezine bağlıdırlar. Nerede, ne zaman, ne miktarda üretim yapılacağını, üretimin nerelerde, ne miktarda pazarlanacağını merkez belirler ve denetler.
Uluslararası şirketler ihracata yönelik yatırımlar yoluyla, ülkelerin dış ticaretini denetimleri altına alırlar.